top of page

İİK m. 363/4 Hükmünün İcra Satışlarını Felç Eden Etkisi: Kanun Yolunun Koruyucu İşlevinden Kötüniyetli Blokaj Mekanizmasına Dönüşümü Üzerine Eleştirel Bir İnceleme

  • Yazarın fotoğrafı: Eray GÜLEN
    Eray GÜLEN
  • 9 Nis
  • 10 dakikada okunur

İcra ve iflas hukuku, mahkeme kararlarının ve takip hukukundan doğan alacakların fiilen tahsilini sağlayan, başka bir deyişle hukuki korumanın sonuç aşamasını güvence altına alan temel alandır. Bu nedenle cebri icra hukukunda sürat, etkinlik ve sonuca ulaşılabilirlik bir tercih değil, sistemin varlık sebebidir. Alacaklı lehine verilmiş bir mahkeme kararının ya da kesinleşmiş bir takip hakkının fiilen hayata geçirilemediği bir düzende, maddi hukukun tanıdığı haklar büyük ölçüde teorik hale gelir. Tam da bu sebeple icra hukukunda kanun yolları ile sürat arasındaki denge son derece hassas biçimde kurulmalıdır.


Bununla birlikte uygulamada İcra ve İflas Kanunu’nun 363. maddesinin, özellikle “satıştan başka icra işlemlerini durdurmaz” şeklindeki sistematiği ile birlikte yorumlanan ve takibe yahut satışın hukuki zeminine yönelen itiraz ve şikâyetlerde satışın kesinleşmeye kadar bekletilmesine yol açan etkisi, ciddi bir yapısal probleme dönüşmüştür. Teorik düzlemde borçlunun hukuki korunması amacıyla işleyen bu mekanizma, pratikte sıklıkla alacaklının cebri icra hakkını anlamsızlaştıran, satış aşamasını süreklileşmiş bir belirsizliğe sürükleyen ve kötüniyetli başvurular için elverişli bir alan oluşturan bir blokaj rejimi üretmektedir.


Sorun sadece tek bir başvurunun satışa etkisinden ibaret değildir. Esas problem, takibin veya satışın temelini hedef alıyor görüntüsü verilen çok sayıda memur işlemini şikâyet, borca itiraz, faize itiraz, icra emrinin iptali istemi, takibin iptali talebi, satışa dayanak teşkil eden işlemlere yöneltilen şikâyetlerin art arda devreye sokulabilmesidir. Bu başvuruların önemli bir kısmı ilk derece icra mahkemesinde reddedilmekte; ancak red kararına karşı istinaf yahut temyiz yoluna başvurulmasıyla birlikte satışın durması sonucu ortaya çıkmaktadır. Böylece takip hukukunun son ve en önemli aşaması olan satış, her seferinde yeni bir uyuşmazlık perdesi arkasında askıya alınabilmektedir.


Bu makale, İİK m. 363/4 rejiminin uygulamadaki işleyişini, özellikle taşınmaz satışları bakımından doğurduğu tıkanmayı, kötüniyetli kullanıma açıklığını ve cebri icra sistemini kendi amacıyla çelişir hale getiren sonuçlarını eleştirel biçimde incelemektedir. İnceleme boyunca temel tez şudur: Bugünkü yorum ve uygulama çizgisi, kanun yolunu hukuki güvence olmaktan çıkarıp, bazı dosyalarda sistematik geciktirme aracına dönüştürmektedir.


I. İİK m. 363/4 Rejiminin Normatif Çerçevesi ve Hükmün Temel Mantığı


İcra mahkemesi kararlarına karşı kanun yoluna başvurulmasının icra işlemlerine etkisi, icra hukukunun sürat ilkesi ile adil yargılanma ve etkili başvuru hakkı arasında denge kurma iddiası taşır. Genel mantık şudur: Kanun yoluna başvuru, icra prosedürünü bütünüyle kilitlememeli; bununla birlikte telafisi güç sonuçlar doğurabilecek bazı işlemler bakımından daha temkinli yaklaşılmalıdır. Satış işlemi de bu ikinci kategoride değerlendirilmektedir. Zira satış gerçekleştikten sonra ayni haklar ve üçüncü kişilerin hukuki durumu devreye girdiğinden, sonraki aşamada geri dönüş çoğu zaman ya imkânsız ya da son derece güç hale gelir.


Yargıtay kararlarında yerleşik biçimde ifade edildiği üzere, istinaf veya temyiz başvurusu “satıştan başka icra işlemlerini” durdurmaz. Ancak takibin veya satışın hukuki temelini etkileyen itiraz ve şikâyetlere ilişkin icra mahkemesi kararları kesinleşmeden satışa gidilemeyeceği kabul edilmektedir. Bu yaklaşım ilk bakışta makul görünmektedir. Zira gerçekten de, ortada takip hukukunun zeminini sarsabilecek ciddi bir uyuşmazlık varsa, borçlu malının satışına kadar gidilmeden önce bu uyuşmazlığın üst derece denetiminden geçmesi istenebilir.


Ne var ki teoride ölçülü görünen bu kabul, uygulamada bambaşka bir sonuç üretmektedir. Çünkü hangi başvurunun gerçekten takibin esasına ilişkin olduğu, hangi başvurunun ise şeklen öyle görünmekle birlikte gerçekte oyalama amacı taşıdığı ayrımı yeterince keskin ve öngörülebilir biçimde yapılamamaktadır. Dahası, uygulama çoğu zaman ihtiyatlılık refleksiyle hareket etmekte; satışın ileride feshe konu edilmesi riskinden kaçınmak için, satışa etkili olup olmadığı tartışmalı pek çok başvuruda dahi dosyayı bekletme eğilimi ortaya çıkmaktadır. Böylece hükmün amacı koruma iken, sonucu kilitlenme olmaktadır.


II. Satış Aşamasının İcra Dosyasındaki Merkezi Rolü ve Hükmün Tam Bu Noktayı Vurması


İcra dosyasında satış, teknik bir prosedür aşaması değildir. Satış, takibin bütün yükünü sırtlayan son eşiktir. Haciz, muhafaza, kıymet takdiri, satış istemi, ilan, ihale hazırlıkları ve sair tüm işlemler sonuçta aynı noktaya hizmet eder: borçlunun malının paraya çevrilmesi ve alacaklının alacağına kavuşması. Bu nedenle satış aşamasını kilitleyen her mekanizma, yalnızca son bir adımı değil; bütün takip mimarisini etkisiz hale getirme potansiyeli taşır.


Uygulamada tam da bu yaşanmaktadır. Dosya ilerlemekte, işlemler yapılmakta, yazışmalar tamamlanmakta, kıymet takdirleri kesinleşmekte, satış hazırlıkları olgunlaşmakta; ancak satış eşiğine gelindiğinde yeni bir şikâyet ya da itirazla bütün süreç askıya alınabilmektedir. Böylece dosya şeklen hareketli, fiilen etkisiz hale gelmektedir. Kâğıt üzerinde ilerleyen ama paraya dönüşemeyen bir takip, alacaklı yönünden gerçek anlamda ilerleme sayılmaz.


Bu tablonun en problemli yönü şudur: Kanun “satıştan başka icra işlemlerini durdurmaz” diyerek sanki icra sürecinin canlı kalmasını sağlamaktadır. Oysa satış durduğunda geriye kalan hareketlilik çoğu zaman yalnızca prosedürel bir hareketlilikten ibarettir. Çünkü icra takibinin nihai amacı satış ve tahsildir. Satış olmaksızın icra dosyasının yaşıyor olması, bir anlamda bedeni çalışan fakat sonuca ulaşamayan bir sistem görüntüsü yaratmaktadır.


Bu nedenle İİK m. 363/4 rejimine yönelik eleştirinin merkezinde şu gerçek bulunmalıdır: satış aşamasının bloke edilmesi, icra dosyasının yalnızca bir kısmını değil, varlık nedenini etkisiz hale getirmektedir. Satışın yapılamadığı bir dosyada alacaklı hakkına kavuşamaz; alacaklı hakkına kavuşamadığında icra hukukunun sağladığı koruma işlevsizleşir; bu işlevsizlik sistematik hale geldiğinde ise cebri icra hukuku, hakkı sonuca ulaştıran mekanizma olmaktan uzaklaşır.


III. Kötüniyetli Borçlu Açısından Hükmün Bir Savunma Güvencesi Değil, Taktik Bir Silah Haline Gelmesi


İİK m. 363/4 rejimine yöneltilecek en sert eleştirilerden biri, hükmün bazı dosyalarda dürüst savunmayı değil, kötü niyetli taktikçiliği besler hale gelmiş olmasıdır. Özellikle yüksek meblağlı takiplerde, taşınmaz satışlarında ve profesyonel borçlu davranışlarında bu durum açık biçimde görülmektedir.


Kötüniyetli borçlu için mesele artık davayı kazanmak değildir. Mesele, satışın yapılmasını engellemektir. Bu durumda dava bir hak arama aracı olmaktan çıkar, zaman kazanma aracı haline gelir. Başvurunun hukuki değeri zayıf olabilir; hatta çoğu zaman reddedileceği baştan öngörülebilir. Fakat bu borçlu bakımından belirleyici değildir. Çünkü esas hedef ilk derece mahkemesinden olumlu karar almak değil, dosyayı üst mahkeme safhasına taşıyacak kadar yaşatabilmektir.


Uygulamada bu taktik şu şekilde çalışmaktadır: satış tarihi yaklaşınca ya da satış hazırlıkları ciddi biçimde olgunlaşınca borçlu taraf, takibin yahut satışın esasına ilişkin görünüm veren bir başvuru yapar. Bu başvuru memur işlemini şikâyet olabilir, usulsüz tebligat iddiası olabilir, icra emrinin iptali talebi olabilir, borca ya da faize itiraz olabilir, takibin iptali istemi olabilir. Önemli olan başvurunun sonunda haklı çıkmak değildir. Önemli olan, ilk derece mahkemesinden red kararı aldıktan sonra dosyayı üst incelemeye taşıyıp, satışın önüne yeni bir set kurabilmektir.


Bu yapı, kanun yolunun işlevini tersine çevirmektedir. Kanun yolu, normalde yargısal denetimin bir aracıdır. Oysa burada kanun yolu, denetimden çok geciktirme üretmektedir. Dahası, sistem kötü niyetli aktöre şu rasyonel hesabı sunmaktadır: “Kaybetsen de zaman kazanırsın.” Hukuk düzeninin kötüniyetli tarafa böyle bir hesap alanı bırakması başlı başına sorunludur. Çünkü burada süreç, dürüst borçlunun korunması için değil; sistematik geciktirme yapan borçlunun lehine işlemektedir.


IV. Üst Üste Açılan Başvuruların Yarattığı Zincirleme Kilitlenme


Uygulamanın en yıpratıcı tarafı, tek bir itiraz veya şikâyet değil; bunların peş peşe, katmanlı ve dönüşümlü biçimde kullanılabilmesidir. Esas problem, borçlunun bir defaya mahsus bir hukuk yoluna başvurması değildir. Esas problem, her biri takibin yahut satışın temelini etkiliyormuş gibi sunulan başvuruların zincirleme şekilde üretilebilmesidir.


Borçlu önce tebligata itiraz eder. Bu sonuç vermezse icra emrinin iptalini ister. O da reddedilirse faiz hesabını tartışma konusu yapar. Sonra memur işlemini şikâyet eder. Ardından takibin iptalini talep eder. Daha sonra satış istem süresi, kıymet takdiri süreci, muacceliyet, hesap kat ihtarı, taraf ehliyeti, temsil yetkisi, ipotek limiti, takip dayanağı belgenin niteliği gibi başka başlıklarla dosyayı yeniden yargısal alana taşır. Her başlık kendi içinde belli ölçüde hukuki görünüm kazanabilir. Fakat bütün tabloya birlikte bakıldığında ortada tek tek dağınık başvurular değil, planlı bir geciktirme zinciri bulunduğu açık hale gelir.


Burada kritik nokta şudur: kötü niyet çoğu zaman tek bir başvurunun içinde yakalanmaz; başvuruların toplam örüntüsünde görünür olur. Tek bir dava bakımından “bu da bir hak arama girişimidir” denilebilir. Ancak aynı borçlu aynı dosyada sürekli benzer etkili başvurular yapıyor, bunların büyük kısmı reddediliyor ve her red kararı üst dereceye taşınıyorsa artık bunun adı hak arama değil, süreç yönetimidir. Daha açık söylemek gerekirse, bu durum hukuk tekniği kullanılarak yürütülen bir prosedürel sabotaj biçimine yaklaşmaktadır.


Mevcut yapının en büyük eksiklerinden biri de budur. Sistem çoğu zaman her başvuruyu ayrı ayrı değerlendirir; oysa kötü niyet seri davranışta ortaya çıkar. Bir başvuru tek başına makul görünebilir; fakat aynı dosyada art arda gelen onuncu benzer başvuru artık makul savunma olarak nitelendirilemez. Ne var ki uygulama bu toplam davranış analizini yeterince güçlü biçimde yapmadığı için, kötü niyetli borçlu her yeni dilekçeyi sanki bağımsız ve ilk kez ortaya çıkmış ciddi bir hukuki problem gibi sunabilmektedir.


V. Red Kararının Kötüniyetli Taraf Açısından “Ara Başarı”ya Dönüşmesi


Normal hukuk mantığında davanın reddi, o başvurunun hukuken dayanaksız olduğunu ortaya koyar ve sürecin önünü açar. Fakat İİK m. 363/4 ekseninde şekillenen uygulamada red kararı çoğu zaman bu işlevi görmemektedir. Tam tersine, red kararı kötüniyetli taraf için bir başarısızlık değil; bir sonraki geciktirme aşamasına geçiş imkânıdır.


Bu durum, sistemin en çarpık sonuçlarından birini doğurmaktadır. Çünkü burada davayı kaybetmek, mutlaka kaybetmek anlamına gelmemektedir. Borçlu ilk derece mahkemesinde kaybeder; fakat bu kayıp, üst mahkeme kapısını açtığı için pratikte bir zaman kazancına dönüşür. Satışın durması sağlanıyorsa, borçlu için ilk derece reddi çoğu zaman stratejik hedefe ulaşılmasını engellemez. Aksine, kimi durumlarda red kararı adeta planın beklenen parçası haline gelir.


Bu koşullarda kötü dava açmanın maliyeti ile getirisi arasında hukuk düzeni aleyhine bir dengesizlik oluşmaktadır. Maliyet çoğu zaman sınırlıdır. Getiri ise çok büyüktür. Çünkü kazanılan şey zamanıdır. Zaman ise cebri icrada çoğu zaman para kadar değerlidir. Borçlu bu süre içinde malvarlığı yapısını değiştirebilir, başka hukuki pozisyonlar kurabilir, alacaklıyı yıpratabilir, sulhe zorlayabilir, taşınmazın ekonomik değerindeki dalgalanmalardan faydalanabilir ya da yalnızca tahsilatı geciktirerek kendisine finansal alan açabilir.


Böylece hukuk sistemi istemeden şu sonucu üretmektedir: “Haklı olman gerekmiyor; yalnızca süreci yeterince meşgul etmen gerekiyor.” Bu, cebri icra sistemi bakımından kabul edilebilir bir sonuç değildir. Çünkü burada hukuk, hakkı koruyan araç olmaktan çıkıp, hakkın kullanılmasını geciktiren forma dönüşmektedir.


VI. Satışın Fiilen Sonsuza Kadar Yapılamaması Problemi


Belki de en ağır eleştiri burada yoğunlaşmaktadır: Mevcut uygulama mantığı içinde, bazı dosyalarda satışın teorik olarak sonsuza kadar yapılamaması riski doğmaktadır. Bu ifade abartılı gibi görünebilir; fakat uygulama pratiği dikkatle incelendiğinde bunun retorik değil, yapısal bir tehlike olduğu anlaşılır.


Şöyle ki, her satış eşiğinde yeni bir başvuru yapılabiliyor; her başvuru ilk derece red kararıyla üst dereceye taşınabiliyor; üst derece süreci beklenirken satış duruyor; üst derece kararı geldikten sonra başka bir başlıkla yeni başvuru gündeme getirilebiliyor. Bu döngü, belirli bir sayısal sınırla, tek seferlik başvuru kotasıyla veya açık bir kanuni filtreyle sınırlandırılmış değildir. Dolayısıyla hukuken mümkün başvuru başlıkları tükenmediği sürece, pratikte satışın sürekli ötelenmesi ihtimali canlı kalmaktadır.


Böyle bir model, cebri icra hukukunu amacına aykırı hale getirir. Çünkü icra hukukunun amacı, alacağı ebedi bir prosedür içinde dolaştırmak değil; makul süre içinde tahsil etmektir. Eğer bir satış, her seferinde yeni bir prosedürel atakla engellenebiliyorsa, artık ortada etkili icra hakkından söz etmek güçleşir. Bu durum sadece alacaklıyı değil, ihaleye katılacak üçüncü kişileri, piyasa güvenini ve taşınmaz satış mekanizmasının ekonomik işlevini de zedeler. Sürekli durdurulan satışlar, alıcı ilgisini azaltır, kıymet oluşumunu bozar, ihalenin ciddiyetini düşürür ve nihayet cebri satış rejimini itibarsızlaştırır.


VII. Hak Arama Özgürlüğü ile Hakkın Kötüye Kullanılması Arasındaki Sınırın Silikleşmesi


Hiç kuşkusuz borçlunun hukuk yollarına başvurabilmesi anayasal güvencelerle bağlantılıdır. Bir borçlunun gerçekten hukuka aykırı bir takip işlemiyle karşı karşıya kalması halinde şikâyet, itiraz veya kanun yoluna başvurma imkânı elbette korunmalıdır. Bu hakların varlığı değil, bunların hangi noktada kötüye kullanıma dönüştüğü tartışma konusudur.


Tam da burada TMK m. 2’nin önemi ortaya çıkar. Hakların kullanımı dürüstlük kuralına uygun olmak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. Sorun şu ki, uygulamada hak arama özgürlüğü ile kötüye kullanım arasındaki sınır, özellikle icra hukukunda yeterince etkili şekilde çizilememektedir. Mahkemeler, hak arama özgürlüğünü daraltma endişesiyle çoğu zaman kötüniyet tespitinde çekingen davranmakta; bu çekingenlik ise kötüniyetli borçluya geniş bir hareket alanı sağlamaktadır.


Oysa hak arama özgürlüğü, sınırsız prosedürel sabotaj hakkı değildir. Bir hukuk yoluna başvurmak başka şeydir; aynı dosyada tekrar tekrar, reddedileceği büyük ölçüde öngörülebilen, amacı esasen tahsilatı geciktirmek olan başvurular zinciri kurmak bambaşka bir şeydir. İkinci durumda artık korunması gereken değer hak arama değil, dürüstlük kuralıdır. Zira aksi halde hukuk düzeni, kendisine tanınmış usul araçlarını dürüstlük dışı biçimde kullanan aktörü fiilen ödüllendirmiş olur.


Bu bakımdan İİK m. 363/4 rejiminin uygulaması, yalnız icra tekniği bakımından değil; genel hukuk teorisi bakımından da sorunludur. Çünkü burada korunan şey çoğu zaman gerçek bir hukuki menfaat değil; hukuki menfaat görüntüsü altına saklanmış geciktirme isteğidir. Hukuk düzeni görünüşü değil, özü esas almalıdır. Aksi halde dürüstlük kuralı normatif bir ilke olmaktan çıkar, fiilen etkisiz bir temenniye dönüşür.


VIII. HMK m. 329 ve Benzeri Yaptırımlar Neden Yeterince Sonuç Üretmemektedir?


Teoride sistem bütünüyle korumasız değildir. Kötüniyetli veya hiçbir hakkı olmadığı halde dava açan taraf aleyhine HMK m. 329 uyarınca akdi vekâlet ücretine ve disiplin para cezasına hükmedilebilmesi mümkündür. Yine kötüniyetli kanun yolu başvuruları yönünden de çeşitli yaptırım mekanizmaları mevcuttur. Fakat uygulama düzeyinde bakıldığında bu araçların çoğu dosyada yeterli caydırıcılığı sağlayamadığı görülmektedir.


Bunun birkaç sebebi vardır. İlk olarak, mahkemeler kötüniyet tespitinde çoğu zaman yüksek bir eşiği aramaktadır. İkinci olarak, disiplin para cezası miktarları büyük ekonomik değer taşıyan dosyalarda borçlu açısından ciddi bir risk oluşturmamaktadır. Üçüncü olarak, akdi vekâlet ücretinin karşı tarafa yükletilmesi teorik olarak kuvvetli bir müessese olmakla birlikte, uygulamada sınırlı kullanılmaktadır. Sonuç olarak kötüniyetli taraf için dava açmanın veya üst mahkemeye gitmenin ekonomik maliyeti çoğu zaman, geciktirmeden elde edilen faydanın çok altında kalmaktadır.


İşte bu nedenle mevcut yaptırım rejimi, sorunu yalnız başına çözmeye yetmemektedir. Sorun sadece dava açan tarafın kötü niyetli olması değildir; asıl sorun, sistemin bu kötü niyeti ekonomik ve usuli açıdan yeterince pahalı hale getirememesidir. Eğer bir borçlu için haksız dava açmanın maliyeti düşük, satışın durmasının getirisi yüksekse, rasyonel davranış modeli zaten bu yolu tercih edecektir.


Bu sebeple HMK m. 329’un işletilmesi elbette önemlidir; ancak tek başına yeterli değildir. Sorun daha derindedir. Sorun, satışa etkili kabul edilen başvuru alanının genişliği ile bunların dosya bazında toplam davranış modeli içinde değerlendirilmemesidir. Yaptırım mekanizması, yapısal boşluğu telafi edememektedir. Sonuçta sistem, kötü niyetli kullanım ihtimalini teoride reddetse de, pratikte ona yaşama alanı bırakmaktadır.


IX. İçtihat Çizgisinin Soruna Katkısı: Koruma Refleksi ile Tıkanma Arasında


Yargıtay’ın birçok kararında takibe yönelik itiraz ve şikâyetlere ilişkin icra mahkemesi kararları kesinleşmeden satışa gidilemeyeceği belirtilmektedir. Bu yaklaşım, belirli ölçüde borçlunun mülkiyet hakkını ve telafisi güç sonuçları önleme amacını taşımaktadır. Ancak uygulamada bu formül çoğu zaman, dosyadaki her esaslı görünümlü başvurunun satışa otomatik engel sayılması sonucunu doğurmaktadır.


Burada eleştirilmesi gereken nokta, kanun yolunun varlığı değil; hangi başvuruların gerçekten satışa engel kabul edileceği konusundaki geniş ve yer yer kategorik yaklaşımın yeterince ayrıştırıcı olmamasıdır. Eğer sistem, gerçekten takibin varlığını temelden sarsan başvurularla, yalnızca şeklen esaslı görünen geciktirici başvurular arasında keskin ayrım yapmazsa, dürüst olmayan taraf bu belirsizlikten sürekli yararlanır.


Daha da önemlisi, bazı uygulamalarda mahkemeler ileride ihalenin feshi riski doğmaması için ihtiyatlı davranmakta ve satışın önünü açmak yerine dosyayı bekletmeyi tercih etmektedir. Bu kurumsal refleks anlaşılabilir olmakla birlikte, toplamda cebri icra sistemini işlevsizleştirmektedir. İhale feshedilir korkusuyla hiç ihale yapılamayan bir düzende, korunan değer artık hukuk güvenliği değil; hukuki felçtir.


X. Doktrinsel ve Mevzuatsal Çözüm İhtiyacı


Sorunun çözümü yalnızca “mahkemeler daha dikkatli olsun” demekle sağlanamaz. Bu mesele artık yorum tekniğinin ötesine geçmiş, yapısal bir çözüm ihtiyacı doğurmuştur. Öncelikle, satışa gerçekten engel olacak başvuru türleri daha dar ve daha belirli şekilde tanımlanmalıdır. Takibin asli varlığını ortadan kaldırma ihtimali taşımayan, önceki itirazların tekrarı niteliğinde olan, açıkça tali yahut şekli kalan başvuruların satışa etkisi olmamalıdır.


İkinci olarak, aynı icra dosyasında seri şekilde açılan başvurular bakımından toplam davranış analizi yapılmalıdır. Yani her dava tek başına ele alınmamalı; aynı borçlunun aynı dosyada sergilediği bütün süreç stratejisi dikkate alınmalıdır. Çünkü kötüye kullanım çoğu zaman tek bir dilekçede değil, dilekçeler dizisinde görünür hale gelir.


Üçüncü olarak, açıkça dayanaksız başvurular bakımından ilk derece veya kanun yolu merciine, satışın durmamasına karar verebilme yönünde daha güçlü filtreleme imkânı tanınmalıdır. Dördüncü olarak, HMK m. 329 ve benzeri yaptırımların icra hukuku bağlamında daha görünür ve daha etkin uygulanması gerekir. Beşinci olarak ise, aynı hukuki temele dayanan tekrar başvuruların satışa otomatik etki doğurmasının önüne geçecek açık mevzuat düzenlemeleri düşünülmelidir.


Son olarak şunu açıkça söylemek gerekir: borçlunun korunması ile alacaklının etkili tahsil hakkı arasında denge kurulmalıdır; fakat bu denge alacaklı aleyhine, sistematik blokajı mümkün kılacak kadar bozulamaz. Bugün gelinen noktada sorun tam da budur. Hüküm, dürüst savunmayı korurken, dürüstlük dışı geciktirme stratejilerine de fazla elverişli bir alan bırakmaktadır. İşte bu alan daraltılmadıkça, taşınmaz satışlarının ciddi bir kısmı her an yeni bir yargısal hamleyle durdurulabilir olmaya devam edecektir.


Sonuç


İİK m. 363/4 hükmü ve buna bağlı uygulama, teorik düzeyde borçluyu korumayı hedeflese de, pratikte birçok dosyada taşınmaz satışlarını felç eden ciddi bir soruna dönüşmüştür. Özellikle takibin yahut satışın esasına yönelmiş gibi gösterilen çok sayıdaki şikâyet, itiraz ve iptal talebinin peş peşe devreye sokulması; bunların ilk derece mahkemelerinde reddedildikten sonra üst mahkemeye taşınması ve bu aşamada satışın durması, sistemi işlemekte olan ama sonuç üretmeyen bir yapıya çevirmektedir.


Böyle bir düzende satış, icra dosyasının doğal finali olmaktan çıkar; sürekli ertelenebilir, her an yeni bir başvuruyla askıya alınabilir kırılgan bir aşamaya dönüşür. Daha da kötüsü, red kararı kötüniyetli taraf açısından gerçek bir mağlubiyet değil, üst inceleme üzerinden zaman kazanmanın aracı haline gelir. Bu ise dava açmanın değil, dava kaybetmenin bile stratejik fayda ürettiği tuhaf bir alan yaratmaktadır.


Bu tablonun kabul edilebilir olduğu söylenemez. Cebri icra hukuku, hakkı sonsuz prosedürler içinde dolaştırmak için değil, hakkı makul sürede sonuca ulaştırmak için vardır. Eğer sistem, reddedileceği büyük ölçüde belli olan başvurularla bile satışın sürekli ötelenmesine elveriyorsa, burada artık münferit kötüye kullanım değil, yapısal zafiyet söz konusudur.


Bu nedenle İİK m. 363/4 hükmünün uygulama biçimi yeniden ele alınmalıdır. Gerçekten korunması gereken başvurular ile yalnızca satışın önünü kesmek amacı taşıyan başvurular arasındaki ayrım daha net kurulmalı; dosya bazlı kötüniyet değerlendirmesi güçlendirilmeli; yaptırımlar görünür şekilde işletilmeli ve gerekirse açık mevzuat değişikliğiyle satışa etki eden başvuru alanı daraltılmalıdır. Aksi halde hukuk düzeni, borçluyu koruma adına alacaklıyı fiilen korumasız bırakmaya; icra hukukunu da etkili tahsil rejimi olmaktan çıkarıp, bitmeyen prosedürler alanına çevirmeye devam edecektir.


Av. Eray GÜLEN

 

 
 
 

6 Yorum


akiiunlu68
23 Nis

Harika bi çalışma olmuş gerçekten emeğinize sağlık.

Beğen

berke şenses
berke şenses
23 Nis

çok aydınlatıcı bir makale olmuş emeğinize sağlık çok kaliteli.

Beğen

bilicanzeynep13
23 Nis

Çok güzel bir çalışma olmuş gerçekten çok beğendim çok kaliteli bir makale olmuş

Beğen

Aykan Uzunhan
Aykan Uzunhan
16 Nis

çok yararlı bir makale olmuş. konuyla ilgili somut norm denetimi yapılması ve alacaklıların mağduriyetinin önlenmesi gerekiyor. emeğinize sağlık

Beğen

İBRAHİM OĞUZ DEMİR
İBRAHİM OĞUZ DEMİR
14 Nis

Çok güzel bir çalışma olmuş, Hukukçuların ve kanun koyucuların ihmal ettiği bu noktada şimdiye kadar gördüğüm en detaylı makale, elinize emeğinize sağlık.

Beğen
bottom of page